İYİ Parti Afyonkarahisar İl Başkanlığı olarak buradan bir kez daha sesleniyoruz: Hükümet, toplumun her kesiminden yükselen haklı feryadı duymak yerine baskı ve sindirme politikalarını tercih ediyor.

Gözden kaçırmayın

Yeni Yol Partisi Genel Başkanı Akıncı ve Beraberindeki Heyetten Vali Yiğitbaşı’na ZiyaretYeni Yol Partisi Genel Başkanı Akıncı ve Beraberindeki Heyetten Vali Yiğitbaşı’na Ziyaret

Hükümetin yıllardır dilinden düşürmediği istihdam vaatleri kâğıt üzerinde kalmış, milyonlarca insanımız göz göre göre işsizliğe mahkûm edilmiştir. Her yıl yüz binlerce genç mezun, umutla iş ararken; iktidar, gözünü başka tarafa çevirmekte, bu sessiz çığlığı duymamaktadır. İşsiz bırakılan gençlerimiz sesini yükseltmek istediğinde “sabredin” denilerek susturuluyor; insan onuruna yaraşır bir hayat talep edenler ise güvenlik soruşturmalarıyla, fişlemelerle ve açık tehditlerle karşı karşıya kalıyor.
İktidar, milyonlarca işsize iş imkânı sunmak yerine onları “iş beğenmeyen tembeller” olarak yaftalayarak kendi beceriksizliğini örtmeye çalışıyor. Gençler, diplomalarıyla kapı kapı dolaşıyor; liyakatten uzak torpil düzeni içinde eziliyor. İşsizlikten söz edenler hedef gösteriliyor, susturulmak isteniyor. Kamu istihdamı bilinçli biçimde sınırlandırılmış, devletin asli görevi olan istihdam sağlama sorumluluğu özel sektörün keyfine ve piyasacı anlayışa teslim edilmiştir. Bu tablo, sadece bir ekonomik kriz değil; aynı zamanda bir yönetim krizidir. Sessiz kalınan her gün, işsizlik daha da derinleşmekte, bir nesil topyekûn umutsuzluğa sürüklenmektedir.

 

2. Ev Hanımları
Ev ekonomisinin yükünü yıllardır omuzlayan, görünmeyen emeğiyle toplumu ayakta tutan milyonlarca kadın, bugün artan gıda ve barınma maliyetleri altında ezilmekte, adeta yaşam mücadelesi vermektedir. Ülkenin dört bir yanındaki ev hanımları, pazarda fiyat sormaktan korkar hâle gelmiş, market raflarına mahkûm bir çaresizlik içinde bırakılmıştır. İktidar, bu kadınların alın terini görmezden gelmekte; onları sadece “ailenin iç dünyasıyla” sınırlı, siyasal talepleri olmayan bir kitle olarak görmeye devam etmektedir.
Emeklilikte yıllardır hak ettikleri “evde geçen hizmet süresi” hâlâ tanınmamış, kadınların yıllar süren emeği bir kalemde yok sayılmıştır. Kadınlar geçim derdini, zamları ve adaletsizliği dile getirmek istediğinde, iktidar cephesi “aile mahremiyeti” kisvesiyle bu sesi bastırmakta, onların kamusal alanda görünür olmasından dahi rahatsızlık duymaktadır.
Sosyal güvenceye erişemeyen, yaşlılıkta dahi bağımlılığa mahkûm edilen ev hanımları için iktidarın tek önerisi sabretmeleri ve sessiz kalmalarıdır. Oysa bu sessizlik, sistematik bir yok saymanın, cinsiyet temelli eşitsizliğin sonucudur. Bu ülkede kadın emeği ya hiç görülmüyor ya da siyasi iktidarın işine geldiği ölçüde konuşuluyor. Bu düzen değişmedikçe, ev hanımlarına hak ettikleri saygı, sosyal güvence ve ekonomik özgürlük hiçbir zaman sağlanmayacaktır.

3. Öğretim Üyeleri
Üniversiteler, iktidarın ideolojik kuşatması altında özerkliğini yitirmiş; bilgi üreten değil, biat eden yapılar hâline getirilmiştir. Akademisyenler, düşük maaşlarla geçim savaşı verirken bir yandan da ağır bürokratik baskılarla bilim üretmeye zorlanmaktadır. Bilimsel eleştiri ve farklı düşünce, siyasi iktidarın tahammülsüzlüğüyle “terör” yaftasına maruz kalmakta; soruşturmalar, uzaklaştırmalar ve hedef göstermelerle cezalandırılmaktadır.
Özgür düşüncenin filizlenmesi gereken üniversiteler, liyakatsiz rektör atamaları ve kayyum zihniyetiyle adeta susturulmuş, eleştirel düşünce yerine otosansür yerleşmiştir. Akademik yayınlar fon yetersizliğinden durma noktasına gelirken, araştırma projeleri siyasi sadakate göre şekillendirilmektedir.
Sağlık, eğitim ve bilim alanlarındaki fonlar bilinçli olarak kesilirken, itibarsızlaştırılan akademisyenler, öğrencilerine bile özür dileyerek ders anlatır hâle gelmiştir. Üniversiteler bilimin değil, propaganda metinlerinin üretildiği mekânlara dönüştürülmüş; sorgulayan her akademik ses, devletin hedef tahtasına oturtulmuştur.

 


Bu tablo, yalnızca akademinin değil, bir ülkenin geleceğinin sistematik biçimde çökertildiğinin göst

ergesidir. Çünkü özgürce konuşamayan bir üniversite, ilerleme değil dogma üretir. Bu düzen sürdükçe, Türkiye bilimin değil, baskının ülkesi olmaya mahkûm kalacaktır.

4. Öğretmenler
Yıllardır verilen 3600 ek gösterge sözü hâlâ tam anlamıyla hayata geçirilmemiş, enflasyon karşısında her ay daha da eriyen maaşlarla öğretmenler yoksulluğa itilmeye devam edilmiştir. Sınıflarda çocuklara gelecek inşa etmeye çalışan öğretmenler, artık kendi geleceklerinden umudu kesmiş durumda. Eğitim emekçileri sadece ekonomik olarak değil; aynı zamanda mesleki itibarları da sistematik şekilde zedelenerek yıpratılmaktadır.
Sendikal haklarını kullanan öğretmenler sürgünle, fişlemeyle ve mobbing ile tehdit edilirken, atama bekleyen genç öğretmen adayları her seçim dönemi öncesi sahte umutlarla oy devşirme malzemesi hâline getiriliyor. On binlerce öğretmen KPSS barajını geçmesine rağmen mülakat adı altında elenmekte, torpilsiz hiçbir yere giremeyecekleri mesajı açıkça verilmektedir.
Öğretmenler artık yalnızca ders anlatan değil, aynı zamanda güvenlik görevlisi, idari memur, kriz yöneticisi gibi görülüyor; eğitim sistemine yön verenler öğretmeni bir "nöbetçi memur", bir “devlet memuru” kimliğiyle sınırlandırarak asli misyonunu yok sayıyor.
Değer verilmeyen öğretmen, susturulan öğretmendir. Bugün öğretmen, açlık sınırında yaşarken; sesini çıkardığında “devlete başkaldırmakla” suçlanmakta, bir parmak kaldırması bile “örgütlü hareket” sayılmaktadır. Oysa eğitimin temeli olan öğretmeni değersizleştiren bir sistemin çocuklara umut verecek bir gelecek sunması mümkün değildir. Öğretmene sahip çıkmayan bir devlet, aslında kendi geleceğine de sırtını dönmüş demektir.

 

5. Nakliyeciler
Artan mazot fiyatları, yedek parça giderleri ve fahiş otoyol geçiş ücretleri yüzünden taşımacılık sektörü adeta can çekişmektedir. Günün 16-18 saatini direksiyon başında geçiren nakliyeciler, artık aracını çalıştırmaya korkar hâle gelmiş; kontak açmak bile lüks hâline gelmiştir. İktidar, bu tabloyu görmezden gelmekte; ekonomik çöküşün faturasını sessizce emekçiye kesmektedir.
Sektör temsilcileri, yaşadıkları zorlukları dile getirmek istediğinde ise “ekonomiyi kötü gösteriyorsunuz” denilerek tehdit edilmekte, susturulmak istenmektedir. Sorunları dile getiren her ses, sistemin hoşuna gitmeyen bir “gürültü” olarak görülmekte; şoförlerin haklı isyanı itibarsızlaştırılmaktadır.
Kamyonunun borcunu ödemekle çocuklarının okul masrafı arasında kalan şoförler, bırakın yatırım yapmayı, temel sağlık sigortalarını bile ödeyemez duruma gelmiştir. Sigorta primlerini yatıramayan binlerce emekçi, emeklilik hayalini çoktan gömmüş, sadece hayatta kalmaya odaklanmıştır.
Taşımacılık sektörü bu ülkenin ekonomik damarlarından biridir, ancak mevcut iktidar bu damarı bile kurutmayı başarmıştır. Lojistik çöküyorsa, üretim zinciri de çöker. Ama ne yazık ki iktidar, yaşanan krizi çözmek yerine makyajlamayı tercih etmekte; yol kenarında duran tırların içindeki sessiz çığlığı duymamaktadır. Nakliyeciler yalnız bırakılmıştır — hem yolda, hem devlette.

 

6. Şoförler
Uzayan çalışma saatleri, aşırı yorgunluk ve insanlık dışı koşullar altında direksiyon sallayan şoförler, adeta ölümle burun buruna görev yapmaktadır. Yetersiz dinlenme alanları, bakımsız yollar ve zaman baskısı altında çalışan şoförler yüzünden trafik kazaları her geçen gün artmakta, bu kazalar “şoför hatası” bahanesiyle geçiştirilmektedir. Oysa sorumluluk, şoförleri 12-16 saatlik vardiyalarla yollara süren bu sömürü düzenindedir.
Asgari ücret seviyesindeki maaşlarla çalışan şoförler, ailesini geçindirmeye çalışırken kendi sağlığını hiçe saymak zorunda kalmaktadır. Kronik bel, diz, damar ve kalp rahatsızlıkları mesleğin kaçınılmaz sonucu hâline gelmiş; ancak mevcut sağlık sistemi, bu emekçilerin tedavi hakkını dahi güvence altına almamıştır.
Ayakta kalabilmek için ikinci bir iş yapmaya zorlanan, geceyi dinlenme tesisinde değil direksiyon başında geçiren şoförler, ne yol güvenliğinden ne de sosyal güvenceden faydalanabiliyor. Bu durum, sadece bireysel bir mağduriyet değil; tüm toplumun can güvenliğini tehdit eden bir krizdir.
Ama iktidar, bu ağır tabloyu görmezden gelmekte; taşımacılığın yükünü sırtlayan şoförleri birer “makine” gibi görmeye devam etmektedir. Şoförlerin sesi duyulmuyor, talepleri yok sayılıyor. İktidar için önemli olan, yükün zamanında taşınması; insanın ne yaşadığı değil. Bu zihniyet değişmeden, yollarda sadece araçlar değil, hayatlar da parçalanmaya devam edecektir.

7. Engelliler
Erişilebilirlik projeleri, reklam panolarında süslü sloganlarla yer bulurken, gerçek hayatın sokaklarında yok hükmündedir. Rampa adı altında yapılan göstermelik düzenlemeler, bağımsız yaşamı değil; sadece siyasi vitrini süslemeyi amaçlamaktadır. Engelli bireyler, hâlâ kaldırımlarda, toplu taşımada ve kamusal binalarda görünmez duvarlara çarpmaktadır.
Yasal zorunluluk olmasına rağmen kamu ve özel sektördeki istihdam kotaları ya hiç doldurulmamakta ya da kağıt üzerinde geçiştirilmektedir. Engelli bireyler iş başvurusunda bulunduğunda, yeterliliklerine değil engellerine bakılmakta; nitelik değil acıma duygusu temel alınmaktadır.
Hak aramaya çalışan engelli yurttaşlar ise “devlet size bakıyor” cümlesiyle susturulmakta, yurttaş değil, lütuf bekleyen birer yük gibi gösterilmektedir. Oysa engelli bireylerin talebi sadaka değil; anayasal hak olan onurlu bir yaşamdır.
Bakım ödenekleri ve sosyal yardımlar, yükselen enflasyon karşısında erimiş; temel ihtiyaçları karşılamaktan uzak kalmıştır. Bu tablo, sosyal devlet ilkesinin inkârıdır. Bugün engelliler sadece fiziksel engellerle değil; ayrımcı politikalarla, fırsat eşitsizliğiyle ve yok sayılmayla mücadele etmek zorunda bırakılmaktadır.
İktidar, engelli yurttaşları görünür kıldığı tek yer olan seçim dönemlerinde sadece fotoğraf vermekle yetinmekte; geri kalan 5 yılda onları sessizliğe ve yalnızlığa terk etmektedir. Bu düzende engelli olmak değil; devletin engel üretmesi en büyük sorundur.

 

8. Dul ve Yetimler
Eşini, anne-babasını kaybetmiş milyonlarca dul ve yetim, devletin sağladığı emekli aylığı paylarıyla açlık sınırının bile altında yaşamaya mahkûm edilmiştir. Hayatlarını kaybettikleri yakınlarının ardından, onlara bırakılan tek miras yoksulluk ve belirsizliktir.
Devlet, sosyal koruma kalkanı olması gerekirken, en kırılgan gruplardan birine dahi yeterli desteği sağlayamamakta; dul ve yetimler adeta unutulmuş bir toplum tabakası olarak sessizliğe itilmektedir.
Geçim sıkıntısını, yoksulluğu ya da sağlık problemlerini dile getirdiklerinde “devleti karalıyorsunuz” yaftasıyla fişleniyor, susturuluyorlar. Oysa istedikleri bir lütuf değil; anayasa ile güvence altına alınmış, insan onuruna yaraşır bir yaşamdır.
Devletin sunduğunu iddia ettiği psikolojik ve sağlık destekleri ise yalnızca mevzuat kitaplarında yer buluyor. Gerçek hayatta bu desteklere ulaşmak neredeyse imkânsız; sistem ya yok, ya da öylesine işlevsiz ki, yardım isteyenlerin çoğu çaresizlikle geri dönmek zorunda kalıyor.
Bugün dul ve yetimler, bir yandan kayıplarının acısıyla yaşarken, diğer yandan temel ihtiyaçlarını karşılamak için hayatta kalma mücadelesi veriyor. Sosyal devletin varlık gerekçesi olan bu gruplara kulak tıkanması, vicdani bir çöküşün ve politik iflasın en açık göstergesidir. Onlara uzanması gereken el, her geçen gün daha da geri çekilmekte; geriye sadece sessizlik ve unutulmuşluk kalmaktadır.

9. Şehit Yakınları
“Vatan size minnettar” cümlesi yıllardır tören kürsülerinden tekrar ediliyor; ancak şehit yakınlarına verilen sözler ya unutuluyor ya da bilinçli biçimde rafa kaldırılıyor. Atama vaadiyle oyalanan, konut sözüyle avunan aileler, acılarının üzerine bir de devletin ilgisizliğini yüklenmek zorunda kalıyor.
İktidar, şehit yakınlarını ancak propaganda malzemesi olarak hatırlıyor; gerçek ihtiyaçlar ve talepler gündeme geldiğinde ise aynı duyarlılığı göstermiyor. Hak arayan aileler “şehidiniz üzerinden siyaset yapmayın” denilerek susturulmak isteniyor, toplum nezdinde mahcup edilmeye çalışılıyor.
Psikolojik destek yalnızca kâğıt üzerinde var; yıllardır yas tutan aileler sistematik bir ilgisizlik ve yalnızlaştırma içinde yaşamaya terk ediliyor. Sosyal haklar ise ya başvuru şartlarına boğuluyor ya da keyfî yorumlarla engelleniyor.
Şehit ailesi olmak, bu ülkede onurlu bir ağırlık taşımak yerine, devlet kapısında hak aramak zorunda kalmak anlamına geliyor. İktidarın “şehitler tepesi” söylemiyle yücelttiği değerler, gündelik yaşamda yok hükmünde.
Devlet, şehit yakınlarına sadece anma günlerinde değil, her gün sahip çıkmakla yükümlüdür. Ancak bugün gelinen noktada, şehit aileleri hem unutulmuş hem de susturulmuştur. Bu, sadece bir vefasızlık değil; aynı zamanda kutsal sayılan bir değerin iktidar eliyle itibarsızlaştırılmasıdır.

 

10. Siyasetçiler (Muhalif)
İktidar, demokratik rekabeti sağlamaya değil, muhalefeti sindirmeye odaklanmış durumda. Siyasi arenada yaşanan rekabet, adil ve eşit koşullar altında değil, yargı sopası ve baskı mekanizmalarıyla yönetiliyor. Muhalif siyasetçiler, dokunulmazlıklarının kaldırılması tehdidiyle sindirilmeye çalışılıyor; her soruşturma, bir susturma operasyonuna dönüşmüş durumda.
Medya, iktidarın tek sesli propaganda aracı olarak kullanılırken; muhalefete eşit yayın hakkı verilmemekte, kritik konularda sesleri kısılmaktadır. Meclis çatısı altında dahi muhalefetin söz hakkı sürekli kesilmekte, demokratik tartışma imkânsızlaştırılmaktadır. Bu, sadece parlamenter sistemin değil, halkın temsil hakkının da gasp edilmesidir.
İktidar, kendisine muhalefet eden herkes için “hain”, “terörist”, “dış güçlerin maşası” gibi yaftalar yapıştırarak demokratik siyaset zeminini yok etmeye çalışmaktadır. Bu baskı politikaları, siyasetin kirlenmesine ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açmaktadır.
Ancak baskılar ne kadar artarsa artsın; halkın gerçek temsilcileri susturulamaz. Çünkü demokrasi, sadece iktidarın değil, muhalefetin de varlığıyla anlam kazanır. İktidarın zorbalığı karşısında muhalefetin sesi daha da gür çıkacaktır.

11. Gazeteciler
Basın özgürlüğü, Türkiye’de raporlarda en dip seviyelerde seyretmekle kalmayıp, adeta sistematik bir sindirme ve tasfiye aracına dönüştürülmüştür. Ekonomi politikalarını eleştiren gazeteciler, sayısız icra davalarıyla, ağır para cezalarıyla yıldırılmaya çalışılırken; sağlık ve kamu skandallarını ifşa edenler reklam ambargoları ve ekonomik baskılarla susturulmaktadır.
Basın kartlarının keyfi biçimde iptal edilmesi, gazetecilerin mesleki varlıklarının siyasi iktidarın insafına bırakılması anlamına gelmektedir. Türkiye, basın özgürlüğü açısından tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşıyor; gerçekleri yazan gazeteciler “siyasi söylemde bulunmak” gibi muğlak gerekçelerle doğrudan gözaltına alınmakta, hapse atılmaktadır.
Kalemini satmayan, bağımsızlık ve tarafsızlıktan ödün vermeyen her gazeteci, baskı, davalar, hapis ve fiziki tehditlerle karşı karşıya bırakılmaktadır. İktidar, medya alanını sadece propaganda aracı olarak kullanmakla kalmayıp; aynı zamanda medyayı sopası haline getirmiş, eleştirel sesleri bütünüyle susturmayı hedeflemiştir.
Türkiye’de artık medya, özgür haberciliğin değil; korku ve oto sansürün hüküm sürdüğü bir arenaya dönüştürülmüştür. Bu gidişat, sadece gazeteciliğin değil, toplumun bilgi edinme hakkının da açıkça gasbıdır. İktidarın medya üzerindeki bu baskıcı kontrolü kırılmadığı sürece, gerçeklerin ışığı karanlıkta kalmaya devam edecektir.

12. Öğrenciler
KYK borçları birikerek gençlerin sırtında devasa bir yük haline gelirken, devlet ise bu krizi görmezden gelmekte, çözümsüzlüğü derinleştirmektedir. Barınma krizinin pençesinde kıvranan öğrenciler, yurtların yetersizliği ve kira fiyatlarındaki fahiş artış karşısında çaresiz bırakılmıştır.
Söz hakkı talep eden, hak arayan gençler, kampüslerde polis ablukası ve baskıyla susturulmakta; üniversiteler özgür düşüncenin değil, kontrolün merkezi haline dönüştürülmektedir. Eğitimde adalet ve eşitlikten söz etmek ise tamamen hayal olmuştur.
Eğitim ve sağlık harçları aile bütçelerini alt üst ederken, milyonlarca öğrenci maddi imkânsızlıklar içinde eğitim hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu sistem, gençleri borç batağına sürükleyerek gelecek umutlarını karartmakta, onları üretmeyen tüketici kılan bir model olarak karşımıza çıkmaktadır.
İktidar, gençlerin taleplerini “ayak takımı” muamelesi yaparak görmezden gelmekte, eğitim sistemini piyasalaştırırken gençlerin insanca yaşama haklarını hiçe saymaktadır. Bu tablo, sadece eğitim sisteminin değil, ülkenin yarınlarının da gasp edildiğinin açık göstergesidir. Gençler susturuldukça, umutlar daha da yitirilmektedir.

13. Emekliler
Açlık sınırının çok altında belirlenen emekli maaşları, ekonomik kriz karşısında her geçen gün erirken; bayram ikramiyeleri de gösterişli açıklamalarla göz boyamaktan öteye geçmemektedir. Emekliler, hayatlarının en üretken dönemlerini bu ülkeye hizmetle geçirmiş olmalarına rağmen, bugün açlık ve yoksullukla sınanmaktadır.
Taleplerini meydanlarda, sokaklarda, haklı bir biçimde dile getirmek isteyen emekliler, iktidar tarafından “toplanma yasakları” ve polis bariyerleriyle engellenmekte; sesleri boğulmaya çalışılmaktadır. Bu tavır, sadece sosyal bir grup değil; milyonlarca yurttaşın geleceğe dair umudunun yok edilmesidir.
Sağlık sisteminde yapılan düzenlemelerle, emeklilerin katkı payları ve ilaca erişim ücretleri katlanarak artmakta; bu da özellikle kronik hastalığı olan emeklileri daha da derin bir çaresizliğe itmektedir.
Dinlenmeleri, rahat bir yaşam sürmeleri gerekirken; emekliler marketlerde promosyon aramak, ikinci işlerde çalışmak zorunda bırakılmakta, adeta yaşam mücadelesi vermektedir. Emeklilik, Türkiye’de artık “emekli olma” değil, “hayatta kalma” savaşıdır.
Bu tablo, yıllarca çalışan ve emek veren milyonlarca yurttaşa reva görülen büyük bir ayıptır. İktidar, emekli yurttaşların insanca yaşam hakkını hiçe sayarak, onları unutulmuş, yok sayılmış bir kuşak haline getirmiştir. Değişim ve adalet talebi, artık sadece bir hak değil; yaşamsal bir zorunluluktur.

14. İşçiler
Asgari ücret her yıl büyük bir beklentiyle açıklanırken, daha ilan edildiği ilk anda enflasyon karşısında eriyip yok oluyor. Emekçiler, alın terlerinin karşılığını alamıyor; yaşam koşulları her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Grev hakkı, “milli güvenlik” gibi soyut ve keyfi gerekçelerle sistematik olarak engelleniyor; işçiler haklarını aramaktan, örgütlenmekten korkar hâle getiriliyor. Sendikalı olmak isteyen emekçiler ise işten atılma tehdidiyle sindiriliyor, hak arama yolları kapatılıyor.
İş kazaları ise adeta cezasızlık zırhı altında gerçekleşmekte; sorumlular hiçbir bedel ödemeden işçi hayatları hiçe sayılmaya devam ediyor. İş cinayetleri rutinleşmiş, önleyici tedbirler ise yok denecek kadar az.
İktidarın sermayeden yana tutumu, işçilerin haklarını korumaktan uzak; “milli güvenlik” adı altında işçi sınıfının sesini kısmak temel politika haline getirilmiştir. Bu tablo, sadece ekonomik değil; aynı zamanda ciddi bir adalet ve vicdan krizidir.
Emekçilerin alın teriyle büyüyen ülke, bugün hak arayan işçisini düşman gören bir rejimle karşı karşıyadır. İşçiler susturulduğu sürece, adalet değil, sömürü büyümeye devam edecektir.

15. Çiftçiler
Mazot, gübre, tohum gibi temel tarım girdilerinin fiyatları fahiş şekilde artarken, çiftçinin cebine giren destekleme primleri ya geç ödeniyor ya da eksik yatırılıyor. Tarım sektörü, iktidarın ilgisizliği ve plansız politikaları yüzünden can çekişiyor.
Sorunlarını dile getirmek isteyen köy dernekleri, kaymakamlık kararlarıyla, resmi engellemelerle susturuluyor; yerel yönetimler çiftçilerin sesini kısmak için devreye sokuluyor. Bu baskılar, çiftçilerin örgütlenme ve hak arama yollarını tıkamaktadır.
Tarımsal sigorta kapsamı daraltılarak, üreticiler olası risklere karşı savunmasız bırakılmış; ürün kayıplarının yükü doğrudan çiftçinin omuzlarına yüklenmiştir. Sağlık hizmetlerine erişim ise kırsalda ciddi sorunlar yaşamaya devam etmektedir; köylüler sağlık hakkından mahrum bırakılmaktadır.
İktidarın tarıma yönelik politikaları, üreticinin değil; sermaye ve büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına hizmet etmekte; küçük ve orta ölçekli çiftçi adeta yok sayılmaktadır. Bu durum, sadece tarımsal üretimin değil, ülkenin gıda güvenliğinin de tehdit altında olduğunun açık göstergesidir.
Çiftçiler susturulduğu sürece, köyler boşalacak, üretim azalacak, kırsal kalkınma hayal olmaya devam edecektir. Bu vahim tablonun sorumlusu, sessiz kalan ve çiftçiyi ikinci plana atan iktidardır.

16. Esnaf
Kira ve enerji faturaları öyle bir noktaya gelmiş ki, esnafın kazandığı paranın büyük kısmı giderlere gidiyor; kalan ise zar zor ayakta kalmaya yetiyor. Nefes kredisi almak için uzun kuyruklarda bekleyen küçük esnaf, borç batağında boğulmak üzere. İktidar ise bu alarm verici duruma kayıtsız kalıyor.
Bölgesel toplantılarda dahi “kötü gidişat” diyerek gerçekleri dile getiren esnaf, hemen zabıta ve vergi denetimleriyle yıldırılıyor; hak aramak, sesini duyurmak adeta cezalandırılıyor. Bu baskılar, esnafın haklı tepkisini dizginlemek için sistematik olarak uygulanmaktadır.
Sağlık prim borçları ise her geçen gün katlanıyor, esnaf ne sağlık hizmetlerinden rahatlıkla faydalanabiliyor ne de borçlarını ödeyebiliyor. Ekonomik daralma, küçük işletmelerin kapanmasına, yerel ekonominin çökmesine neden olurken, iktidarın görmezden gelme politikası halkın sırtına ağır bir yük bindiriyor.
Esnaf, ekonominin omurgası olmasına rağmen, iktidarın politikaları nedeniyle can çekişiyor; dayanacak gücü kalmıyor. Bu haliyle, ülkenin ekonomik krizini aşması mümkün değil. İktidarın esnafı yok sayan, susturan yaklaşımı derhal değişmelidir.

 

17. Sanayiciler
Türkiye’nin üretim gücü, iktidarın yanlış ekonomi politikaları, kontrolsüz enerji zamları ve döviz kurundaki dalgalanmalar yüzünden hızla eriyor. Sanayicinin önünü açması gereken kredi muslukları ise sadece yandaş sermaye çevrelerine açılırken, eleştirel ve bağımsız düşünen sanayiciler teşvik ve destek listelerinden sistematik olarak çıkarılıyor.
Bu keyfi uygulamalar, Türkiye’nin üretim kapasitesini zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda nitelikli iş gücünün yurtdışına kaçışını da hızlandırıyor. Genç mühendisler, teknisyenler ve kalifiye işçiler, ülkenin sorunlarını çözmek yerine fırsat buldukça başka ülkelere yöneliyor.
Sanayicinin yaşadığı sorunlar ise resmi rakamların ve propaganda metinlerinin ardında gizleniyor; iktidar gerçeklerle yüzleşmek yerine günü kurtarmaya çalışıyor. Üretim yapısı ve yatırım ortamı hızla kötüleşirken, devletin görevi olan sürdürülebilir kalkınma yerini kayırmacılığa bırakmıştır.
Bu tablonun bedelini ise sadece sanayiciler değil; işsiz kalan işçiler, artan enflasyon ve zayıflayan ekonomiyle herkes ödüyor. İktidarın önceliği reel sektörü değil, siyasi çıkarlarını korumak olmaya devam ettiği sürece Türkiye’nin sanayi geleceği karanlık olmaya mahkûm kalacaktır.

 

18. Memurlar
3600 ek gösterge vaadi yıllardır havada asılı kalmış, liyakat beklentileri ise her geçen gün yerle bir edilmiştir. Kamu emekçileri, yıllardır verdikleri emek karşılığında hak ettikleri adaleti görememekte; siyasi kadrolaşma ve kayırmacılık kamu yönetimini iflas ettirmektedir.
Sendikal tercihler üzerindeki baskılar giderek artmakta; bağımsız sendikal faaliyetler engellenirken, emekçiler susturulmaya çalışılmaktadır. Maaşlar ise enflasyon karşısında erirken, toplu sözleşmeler kapalı kapılar ardında dayatmayla, kamu çalışanlarının iradesi hiçe sayılarak imzalanmaktadır.
Sağlık hizmetlerine erişimde bile sorun yaşanırken, aile hekimlerinin katkı payları birçok memur için ödenemez hale gelmiştir. Bu durum, kamu çalışanlarının hem ekonomik hem de sosyal haklarının sistematik olarak tırpanlandığını göstermektedir.
Kamu personeli artık yalnızca ekonomik olarak değil, itibar olarak da yıpratılmıştır. Devletin asli unsurlarından biri olan memurların bu şekilde görmezden gelinmesi, kamusal hizmet kalitesini düşürmekte ve devletin işleyişini aksatmaktadır.
İktidarın memur politikası, emeği değersizleştiren, hak aramayı engelleyen ve adaleti yok sayan bir tutumla şekillenmektedir. Bu devam ettiği sürece, kamu sektörü hem çalışanlarına hem de topluma karşı sorumluluklarını yerine getiremez hale gelecektir.

 

19. Hayvan Yetiştiricileri
Yem, aşı ve veteriner hizmetlerinin maliyetleri son bir yılda fahiş oranda artarken, küçük ve orta ölçekli hayvan yetiştiricileri adeta bitme noktasına getirilmiştir. İktidarın ilgisizliği ve plansız politikaları, hayvancılık sektörünü çöküşe sürüklemektedir.
İsyan eden yetiştiriciler ise “pazardaki fiyatları siz artırıyorsunuz” suçlamasıyla hedef gösterilmekte, gerçek sorunlar örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Sorunların kaynağı üretici değil; piyasa ve politikaların yarattığı krizdir.
Salgın hastalıklara karşı verilen devlet desteği ise yetersiz; küçük üreticiler korumasız ve yalnız bırakılmıştır. Bu da hem hayvan sağlığını hem de halk sağlığını ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Hayvancılık sektörü çöküş yaşarken, devletin asli görevi olan destek ve koruma mekanizmaları işlememekte; üretici, büyük sermayeye kurban edilmektedir. Bu durum, kırsalın ve gıda güvenliğinin geleceği için büyük bir tehdittir.
İktidarın politikaları sürerken, hayvancılık sadece üreticinin değil, toplumun tüm kesimlerinin sorunlarını derinleştirmeye devam edecektir.

20. Sendikacılar
Toplu pazarlık masasında gerçek yetki ve temsil hakkı tanınmamakta; grev kararı daha ilan edilir edilmez “erteleme” kararlarıyla işçi ve emekçiler susturulmaktadır. Bu süreç, sendikal hakların kağıt üzerinde kaldığını ve iktidarın grev hakkını sistematik biçimde yok saydığını göstermektedir.
Sendika yöneticileri, hukuksuz soruşturmalar, fişlemeler ve baskılarla yıldırılmaya çalışılmakta; demokratik haklarını savunanlar cezalandırılmakta, korku iklimi yaratılmaktadır. Bu ortamda sendikalar etkin bir mücadele verememekte, üyelerinin sağlık ve özlük hak talepleri sürekli ötelenmektedir.
İktidarın emek karşıtı politikaları, sendikaları kontrol altına almak ve etkisizleştirmek üzerine kurgulanmış; böylece sermaye çevrelerinin çıkarları korunurken, işçi sınıfı haklarından yoksun bırakılmıştır.
Sendikaların demokratik işleyişine müdahale, sadece işçi haklarını değil; aynı zamanda ülkenin sosyal barışını ve adaletini de tehdit etmektedir. Bu politikalar devam ettiği sürece, emekçilerin örgütlenme hakkı ve çalışma koşullarında iyileşme hayali gerçek dışı kalacaktır.

 

 

İYİ Parti Afyonkarahisar İl Başkanlığı olarak buradan bir kez daha sesleniyoruz: Hükümet, toplumun her kesiminden yükselen haklı feryadı duymak yerine baskı ve sindirme politikalarını tercih ediyor.

 Ekonomi yönetimindeki başarısızlık, sağlık hizmetlerindeki aksaklık ve özlük haklarının sistematik biçimde gasp edilmesi artık gizlenemeyecek bir gerçektir. Susturulan bu sesleri biz duyuyoruz; milletimizin hakkını, hukukunu ısrarl